Subscribe

RSS Feed (xml)

Powered By

Skin Design:
Free Blogger Skins

Powered by Blogger

2 Eki 2008

Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği(Hrant Dink'in Son Köşe Yazısı)


Başlangıcında, "Türklüğü aşağılamak" suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı'nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. (...)Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muratlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink'i artık "Türklüğü aşağılayan" biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular. (...)

Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. (...)Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim...Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli. Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? "Canım, 301'in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkûm olmuş, hapse girmiş biri var mı?"Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi... İşte size bedel... İşte size bedel...İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar?.. Bilir misiniz?..Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız.Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında... (...) Rahat bana batardı!"Kaynayan cehennemler"i bırakıp, "hazır cennetler"e kaçmak her şeyden önce benim yapıma uygun değildi.Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.Türkiye'de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye'de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.Kalacaktık ve direnecektik.Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915'teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ıstırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer, bilemem... Hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye'de yaşamaya devam edeceğim.Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kim bilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.

Hrant Dink / AGOS 19 Ocak 2007

Devamını okuyun...>>
Devamını okuyun...>>

27 Eyl 2008

Hayallerimiz!

Hayallerimiz, çoğu yarım kalmış, üşümüş, yalnız düşmüş. Uykulu gözlerimizden damlayan umut yüklü hikayelerimiz, yanaklarımızda acemî gülüşlerimizden kalan çizgiler, yollar, sevdalar...

Dudaklarımızdan sızan ateşli cümlelerimiz ve ne yana sığdıracağımız meçhûl çocuksu heyecanımız.

Ardımızda masmavi bir okyanus derinliği, önümüzde yemyeşil çimenlerin tertemiz dinginliği, tedirgin beklentilerimiz. Avuçlarımızda kırılgan güvercinler, kanatlarında gül dalının ağırlığı.

Bekliyoruz...




Onur Şahin/2008

-------------------------------------------------------------------------------------------

Daha yeni başlamıştık üniversiteye, heyecanlıydık ve yeni kişiler tanıdığımız için de mutluyduk. O akşam imsak vaktine kadar ne güzel, ne özel konular paylaşmıştık birbirimizle. Onur ağabey(Onur Şahin:geleceğin şair ve yazarlarından olur kendisi:) işte o güzel anları bu harikulade yazı ile ölümsüzleştirdi. Ona sonsuz teşekkürler... Çok özledim sizi çok!
Devamını okuyun...>>
Devamını okuyun...>>

21 Eyl 2008

Türkleri Seviyorsan Vekilliği Unutacaksın!

Ermeni Diasporası Türkiye ve Atatürk hayranı Amerikalı kadın vekil Jean Schmidt aleyhinde kampanya başlattı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Türkiye-Ermenistan milli maçını izlemek üzere Erivan'a gitmesiyle iki ülke arasında başlayan sıcak atmosfere Ermeni Diasporası gölge düşürdü. Amerika'da Güney Ohio'dan Temsilciler Meclisi'ne giren kadın milletvekili Jean Schmidt, Türkiye'yi, Türkler'i ve Atatürk'ü öven konuşmaları nedeniyle Ermeni lobisinin hedefi haline geldi. Gunther Levy'nin Türkiye hakkındaki kitabını okuduktan sonra Türkiye'ye ve Atatürk'e hayran olan kadın vekil geçtiğimiz 19 Mayıs'ta Kurtuluş Savaşı ve Atatürk'ün büyük vizyonunu öven bir konuşma yaptı.

Türk günü etkinliklerinde Türkler'in yanında Türk bayrağıyla yer almasının ardından seçim kampanyası için de Ohio'da Türkler tarafından işletilen restoranlarda yemek davetleri düzenledi. Temsilciler Meclisi'ne “Ermeni soykırım yasa tasarısı” getirildiğinde bu tasarıya karşı en büyük mücadeleyi veren yine Schmidt oldu.


Ancak 56 yaşındaki vekilin seçim bölgesinde sadece 3 bin 159 Türk olmasına rağmen Türkler'e duyduğu bu büyük sevgi ona pahalıya patladı. Ermeni lobisi Schmidt'in bir sonraki seçimlerde koltuğunu kaybetmesi için kampanya başlattı. Karşısına Ermeni asıllı Amerikalı David Krikoryan'ı vekil adayı olarak çıkarma kararı aldı. ANCAgibi Ermeni lobisinin güçlü örgütlerinin de Krikoryan'a maddi destek sağlayacağı belirtiliyor.

Schimid, Atatürk için, “Bir büyük lider 19 Mayıs'ta uzun yolculuğuna başladı. Bir hayal gerçek oldu ve büyük bir millet doğdu. Bu insanın hayatından hepimiz ders almalıyız” demişti.






Devamını okuyun...>>
Devamını okuyun...>>

14 Eyl 2008

VuRgUn



Engin denizlerdeki güneşin yansıması gözlerin,
Beni başka diyarlara götüren sözlerin,
Kuş tüyü misali saçların,
Gökyüzündeki ani belirişin...

Siren sesi... Yeni bir başlangıç yine.
Vurgun denizlerde yol alan gemilerden bir yenisi daha.
Arsız gönül aradığını bulabilir mi bu meçhul dünyada?

Ey güzel!
Bu kaçıncı yaprak kalbinden düşen?
Usanmadın mı deli gönüllerden?
Sen ki afet-i Devrandın şu kısa ömrümde.
Ne olurdu benim için bir kez daha gülümsesen.

Kadir Tutku Kara

Devamını okuyun...>>
Devamını okuyun...>>

Sonunda 'Mim'lendim!!:)


Sevgili Çobankızı'nın 'mim'lediği 'evde nefret edilesi durumlar' konulu yazıya dün başlamak içimden gelmemişti. Uzatmadan ödevimi hemen yapayım dedim ve büyük bir istekle başladım yazmaya.

Evde nefret edilesi durumlar:

-Ablamın kuşun cikciklemesine sinir oluşu ve bu sebeple kuşa sürekli marul yedirmesi:)

-Bir kat üzerimizde oturan, yaşayan ölü diye tabir edebileceğimiz, ağzı kokan yaşlı amcanın, kapının önünde oynayan çocuklara: " Haydi, kapınızın önüne, haydi!" diyerek çemkirmesi.

-Kapıcının sürekli bizden su istemesi ve bir kez bile bunun için teşekkür etmemesi.

-Yazı yazmaya konsantre olmuş bir vaziyetteyken, annemin çayla odaya girmesi ve: "Hadi oğlum, biraz ben gireyim bilgisayara, bir çay keyfi yapayım" diyerek emr-i vaki yapması.

-Ben uyurken, beni uyandıracak kadar sesli konuşulması.

-Televizyon seyrederken birden kanal değiştirilmesi.

-Çantamın ve telefonunum karıştırılması.

-Ayakkabımın üstüne ayakkabı konulması.

-Evcümen bir yapıya sahip olduğumu bilmesine rağmen annemin, beni ısrarla ekmek almaya göndermesi.

-Ablama soru sorduğumda, isteksizce cevap vermesi; cevaplarken lafı ağzında gevelemesi ve sözcükleri yuvarlamasından nefret ediyorum, sonrasında anlamadığımı belirttiğimde ise şu sinir bozucu cümleyi söylüyor bana: "Anlamını beklemiyordum zaten!" Komik mi şimdi bu?:)

-Evin haddinden fazla düzenli olması.

-Sürahinin hiç doldurulmaması.

-Ablamın narsist hareketleri.

-Kitap okurken televiyonun açılması.

-Karşıdaki komşumuzun aşırı muhafazakar oluşu ve benim varlığımın ona rahatsızlık verdiğini hareketleriyle belli etmesi.

-İkinci kattaki sapık komşumuzun büyük-küçük demeden bütün kızları ve erkekleri balkonda gözetlemesi.

-Aşağı kattaki kafadan kontak komşumuzun, -kendisinden akıllı olduğunu düşündüğüm- köpeğinin sürekli havlaması.

-Duvarlar ince olduğundan yan apartmanda oturanlarında sesleri rahatça duyulabiliyor. Yan apartmandaki karı-kocanın sürekli anne-baba kavgası yapması ve bundan dolayı sabahları uykumun yarıda kesilmesi.

-Kaplumbağamızın evde kaybolması ve bütün gün onu aramamız.

-ve evde ben yokmuşum gibi davranılmamasından nefret ediyorum.:))


Sanırım ben de bu yazıyı 2 kişiye paslamalıyım, 'mim'lemenin adetiymiş bu herhalde. O zaman ben de Pandora ve Gaykedi'yi 'mim'liyorum. Hayırlı uğurlu olsunnn...:)))

Teşekkürler Çobankızı...
Devamını okuyun...>>
Devamını okuyun...>>

13 Eyl 2008

Osmanlıca mı, o da ne?:)


Seni bulmaktan çok aramak isterim.
seni sevmeden önce anlamak isterim.
seni bir ömür boyu bitirmek değil,
sana hep yeniden başlamak isterim.

Özdemir Asaf


Ameliyattan beş gün sonra adam gibi internete girip bir şeyler karalamayı tercih ettim. Zamanımın büyük bir bölümünü bu sıralar kitap okuyarak ve televizyon seyrederek geçiriyorum. Özellikle sabahları yayımlanan kadın programlarının tiryaksi oldum denebilir, bence ne kadar saçma olursa olsun bu tür programların bağlıyıcı bir etkisi olduğu muhakkak. Bu programları istisnasız her gün seyreden, olayı alışkanlık haline getiren bayanlara artık kızamıyorum nedense:) Bence o programlar Türk halkının yaşayışının, mizahî yönünün bir yansıması. Bu tür programları seyrederek zaman öldüren, hayattan haberi olmayan bir kuşak yetişiyor, bu gerçekten çok üzücü. Ama arada gülmek için seyretmek gerekiyor ya:)

Her neyse sadete gelelim, kanalları kolaçan ederken, 'Selena' isimli bir dizi gözüme çarptı. Çocuk dizilerini seyretmek adetim değildir. Osmanlıca ödevimi bitirmeye koyulayım dedim,Canım ne kadar sıkıldı tahmin edin artık:) Bir taraftan Osmanlıca ödevini yapıyor, diğer taraftan göz ucuyla diziyi izliyordum. Zihnimin, Halit Ziya Uşaklıgil'in 'Mai ve Siyah' romanındaki Osmanlıca kelimeleri ve anlamları ezberlemekten yorulduğu bir vakit, 'Selena' isimli dizinin başrol oyuncusuna söylenen yukarıda yazdığım dize adeta bende rahatlama etkisi yarattı. Can çekişen balığın tuzlu suya atılarak azad edilmesi şeklinde beliren bu rahatlık sayesinde silkelendim, daha sonra ise kurnazlık yapıp kitaptan bir sayfa atladım.(Bunu ilk defa yaptım,inşallah alışkanlık haline getirmem.) Ve işte o an topluma ait bir birey olduğumun farkına vardım:)

Belirtmeden geçmeyeyim: Sevgili Çoban kızı'nın 'mim'lediği 'Evde nefret edilesi durumlar' konulu yazıyı yazmak şimdilik kısmet olmadı. O amaçla girdim internete ama nedense yaşadığım bir olayı anlatıp, bu güzel şiiri sizinle paylaşmak geldi içimden. Şiirin tadını çıkarmanız dileğiyle. Çoban Kızı yarın kesin yazacağım, teşekkürler...
Devamını okuyun...>>
Devamını okuyun...>>

11 Eyl 2008

Ben Çocuğum Diyenlere...


Bir Bilgeye sormuşlar:
Dünya'nın en olgun insanı olduğunuz söyleniyor,buna katılıyor musunuz?

O da:
Dünya'nın en aptalca kanısı bu, demiş.

Peki, o zaman dünyanın en olgun insanı ya da olgun insanı kim?
Bilgenin cevabı bizi düşünmeye sevkeder. Çok şaşırtıcı ve kimilerine göre aptalca bir cevap veriyor bilge:

Dünya'nın en olgun insanı ben değilim; hayatı boyunca okumuş, kendini geliştirmiş bu yüz yaşındaki adam, bir çocuğun olgunluğuna erişememiş, der kendine göstererek...


Ben de bir hata yaptığımda çocukluğumu bahane ederek, hatamı örtbas edenlerdenim. Halbuki bu çok yanlış bir düşünce, çünkü saf, çıkarsız, düşüncelerini korkusuzca hayata haykırabilecek, kısacası çocuk olgunluğuna erişmiş biri kolay kolay başkalarını yüz üstü bırakmaz, kalp kırmaz,kıramaz, çıkar ilişkisine dayalı bir dostluk edinemez,yalan söylemez,çalıp çırpmaz, insan öldüremez ve daha bir sürü şey...

Keşke hep çocuk kalabilsek, inanın bu dünya bizim için daha yaşanılabilir olurdu.

Teşekkürler...
Devamını okuyun...>>
Devamını okuyun...>>